Yokluk, Düşünme ve Psikoterapide Anlam İnşası

1/5/20263 min read

Psikoterapinin ne olduğuna dair farklı teorik yönelimlerden gelen farklı tanımlamalar mevcut. Psikoterapiyi tanımlarken sıkça kullanılan ifadelerden biri de seans odasının ‘’birlikte düşünülen’’ bir alan oluşu. Peki üzerine düşünmek, söze dökmek dediğimiz mefhum niçin bu kadar önemli? Neden psikoterapistler, hayatımızla ne yapacağımızı söyleyip bizi harcadığımız zaman, emek ve maddi yükten kurtarmıyor?

Sembolik düşünmenin ve temsilin işlemediği yerde söze dökülemeyen, üzerine düşünülemeyen ve anlamlandırılamayan deneyimler hızlıca eylemlere dönüşür. Öfke ani bir ayrılık kararına dönüşebilir, sınır koyma ihtiyacı ilişkileri kestirip atmakla ifade edilir ve ne yazık ki bazen şiddet, sembolize edilemeyen duyguların ifadesi olabilir. Bazıları için yalnız -ve kendi düşünceleriyle- kalmak öylesine zordur ki düşüncelerin sesi, başka seslerle bastırılmaya ya da madde kullanımıyla uyuşturulmaya çalışılır. Dikkati dağıtarak kişiyi düşünmenin eziyetinden kurtaracak bir çıkış aranır. Düşünceler ve duygular kötü, zararlı, kurtulunması ve dışarı atılması gereken toksik içerikler gibi deneyimlenir. Psikodinamik psikoterapi, semptomun kendisiyle değil, semptomun anlamıyla ilgilenir. Yani psikoterapi şunları sorar: bir öfke patlamasıyla ifade bulan ihtiyaç nedir? Madde kullanımıyla, telefon ekranlarından gelen kesintisiz konuşmalarla, tükenmek bilmez koşturmalarla susturulmaya çalışılan nedir? Söylenmesi, hissedilmesi yasak olan neydi ki kişinin yaşamında aynı sahne tekrar tekrar oynanıyor ve yine o yaşantı dil ile kavuşamıyor?

Bazen söze dökmedeki zorluğun kaynağı, içsel gerçeklikten duyulan suçluluk, utanç ya da kaygı olabilir. Bazen de zorluk, düşünmedeki bir zorluktur. Henüz iç ve dış ayrımı oluşmamış, deneyimlerini işleyecek düşünce yetisine ve dile sahip olmayan bebek için içeriden ve dışarıdan gelen her tür uyaran, tehdit edici ve tekinsiz olabilir. Bebek, zihninde temsilleri henüz oluşmamış deneyimlerini annesinin yüzünde görüp tanıyacak ve tolere edilebilir biçimde ruhsal yaşantısına katacaktır. Fakat bazen anne, bebekten geleni içeri almakta ya da onu daha tolere edilebilir bir hale getirmek üzere sindirmekte zorlanabilir.

Bion’a göre, bebeğin zihninde herhangi bir deneyim ya da öğrenmeye bağlı olmadan kendiliğinden var olan, bir ‘’meme’’ tasarısı vardır. Bu tasarı bir düşünce değildir ancak denebilir ki bebek, sezgisel biçimde memeyi arar ve bekler. Bebeğin açlığı gerçekten de sütün sıcaklığıyla, temas ve doyumla karşılık bulursa bu kendiliğinden var olan tasarı, sarsılmaz. Bu tasarının sarsılmadığı ve dolayısıyla ruhsal bir gerilimin oluşmadığı durumda düşünceye ya da düşünmeye gereksinim de yoktur. Ne zaman ki bebek beklemekte olduğu memeyi bulamaz, bu yokluk ve hayal kırıklığı içinde ‘’yok-meme’’ deneyimi oluşur. Bebeğin hayal kırıklığı toleransı yeterince oluşabilmişse, bu yoklukla başa çıkabilmek için ruhsalığında bir çalışma gerçekleşir. Düşünme yetisi, bu çalışmadan doğacaktır. Benzer biçimde Winnicott, annenin bebeğin ihtiyaçlarını karşılamadaki ufak aksaklıklarını bebeğin ruhsal yaşamının gelişmesinde önemli bir yere koymuştur. Bu yokluk, annenin geri dönebilirliğiyle birlikte yaşandığında bebek, (anneyi) düşlemleyebilme yetisi edinecektir. Başka bir deyişle yokluğunda anneyi, kendi içinde yeniden bulacaktır.

Belki de yanıtları bulmaktan daha önemli olan, belirsizliğe katlanabilmeyi, hayal kırıklığına tahammül edebilmeyi öğrenmektir. Terapist de hastanın henüz taşıyamadıklarını kendi zihninde taşıyarak içsel bir alanın kurulmasına eşlik eder. Dağınık, kesintili, kimi zaman hasta için dayanılmaz olanı kendi ruhsallığında sindirerek geri verir. Zamanla hasta, terapistin düşünme işleviyle özdeşleşecek, terapinin yokluğunda da bu işlevi yerine getirebilir olacaktır.