Üçüncü Bireyleşme: Göç, Kimlik ve Psikanalitik Süreçler - Salman Akhtar
12/27/20255 min read
‘’Not to speak your own mother tongue. To live with sounds, logics, that are separated from the nocturnal memory of the body, from the sweet-sour sleep of childhood. To carry within yourself like a secret crypt or like a handicapped child-loved and useless-that language of once-upon-a- me that fades and won’t make up its mind to leave you ever. You learn to use another instrument, like expressing yourself in algebra or on the violin. You can become a virtuoso in this new artifice that provides you with a new body, just as false, sublimated-some would say sublime. You have the impression that the new language is your resurrection: a new skin, a new sex. But the illusion is tom apart when you listen to yourself--on a recorded tape, for example-and the melody of your own voice comes back to you in a bizarre way, from nowhere, closer to the grumble of the past than to the [linguistic] code of today.. . . Thus, between two languages, your element is silence.’’ Julia Kristeva
Gözlerinizi açıyorsunuz, pencerenizde yabancı bir manzara. Kalkıp bir kahve yapıyorsunuz, tadı bir tuhaf. Kutudaki kelimeleri deşifre etmeye çalışıyorsunuz, meğer kafeinsizmiş. Sokakta size uğultu gibi gelen, belki birkaç kelimeyi seçip yakalayabildiğiniz ama dikkatinizi vermediğinizde beyaz bir gürültüye dönüşen konuşmalar. Sokakların, evlerin biçimi başka. Başkalık hem göz alıyor hem baş döndürüyor. Markette kasiyerle yapacağınız kısa konuşmayı zihninizde döndürüyorsunuz. Hem telefonunuzun ekranında hem de kalbinizde iki ayrı saati taşıyorsunuz. Ana vatandan çok uzaktasınız ve belki ne zaman dönebilirsiniz bilmiyorsunuz. Belki kimliğinizin bir parçasını feda ederek buraya geldiniz. Tanıdık yüzleri, kokuları, kelimeleri, sesleri, tatları… Salman Akhtar’ın deyimiyle “alışıldık tahmin edilebilir çevreyi’’ geride bıraktınız.
Peki tüm bunların kaybı bazen neden bu denli sarsıcı olabiliyor? Bir bebek yabancı ve tekinsiz bir dünyaya doğduğunda tüm deneyimlerini onun için bir arada tutacak, onun için anlamlandıracak bir bakım verene ihtiyaç duyar. Bebeğin benliğinin henüz oluşmadığı bu erken zamanlarda bebek için ‘’anne’’ diye ayrı bir kişiden bahsedilemez bile, onun için tüm dünya annedir. Bu yüzden Winnicott bu ilk bakım veren işlevine ‘’çevre anne’’ der. Kimlik, bu zeminin üzerine inşa edilecektir. Anadil, bu anlamda ruhsal işleyişin bel kemiğini oluşturur. Çünkü anadildeki kelimeler, benliği bir arada tutan en erken dönemdeki deneyimleri kapsar. Ana vatandaki iklim, tanıdık sokaklar, kokular, müzik, ortak tarih, tümü bilinç dışında annenin uzantısıdır der Akhtar. Ana vatandan ve ana dilden uzakta olmak, belki bir yönüyle bebeklikteki yok olma ve dağılma korkularını tetikler. Bebeği kucağında tutarak bütün olduğunu hissettiren kollar erişilemezdir. Göç edilen yerde kucaklandığını hissetmek, anlamlı ilişkiler kurabilmek, yeni bir kültür ve dile yatırım yapmak, kimliğin önemli parçalarını bu yeni vatanda da deneyimleyebilmek çok önemlidir.
Salman Akhtar, göç deneyiminin sadece fiziksel bir yer değiştirme olmadığını, benliğin yeniden organize edilmesi gerekliliğini doğurduğunu vurgular. Yeni bir ülkeye göç etmeyi ‘’üçüncü bir bireyleşme süreci’’ olarak görür. Mahler’in ‘’bireyleşme’’ terimi, kabaca tarif etmek gerekirse, bebeğin aşama aşama annesinden bağımsızlaşarak özerk benliğini oluşturması sürecidir. Akhtar, göçmen – anavatan - göç edilen yeni ülke üçlüsünün bazen ruhsal işleyişte bebek-anne-baba üçlüsüne denk düşebileceğini belirtiyor. Bu anlamda göçmen, anneden bağımsızlaşarak dış dünyaya (babaya) yönelmesi gereken bebek gibi, anavatanından bağımsızlaşarak yeni gerçekliğe adapte olmalıdır. Ne var ki bu süreç, birçok ikircikli duyguya gebedir. Göçmen bir yandan yeni kimliğine libidinal yatırım yapıyor fakat aynı zamanda anavatanı geride bırakmış olmanın suçluluğunu -ayrılma suçluluğu- hissediyordur. Bu süreçte idealizasyon ve değersizleştirme sıkça görülür. Bir gün, göç edilen ülkenin kültürü ve değerleri, örneğin ülkedeki kuralların ve düzenin netliği, öngörülebilir ve adil oluşu övülür ve anavatan değersizleşir. Öteki gün ana vatanın misafirperver, sıcakkanlı ve yardımsever oluşu idealize edilir ve yeni ülkedeki aynı düzen ve kurallar; katılık, soğukluk, ötekilerin zorluk ve ihtiyaçlarına kayıtsızlık olarak değerlendirilir.
Hikayenin başında anne ve bebek arasında mesafe yoktu, Mahler’e göre mesafe, bebeğin anneye bedensel muhtaçlığı azaldıkça oluşabildi. Bu mesafe sayesinde bebek, annesinin omzunun üstünden dış dünyaya, sembiyotik yörüngenin dışına bakabildi. Fakat bebeğin dış dünyaya yönelik iştahı, keyifle oynar keşfederken dönüp baktığında annesini bulabilmesine bağlıydı. Deneyimin dili değişse de bir göçmenin yaşantısı da benzer içeriklerle doludur. Birçok göçmen, ilk göç ettiklerinde büyük bir keyif ve merakla göç ettikleri ülkeyi keşfettiklerini anlatır. Keşfedilen, kendiliğin yeni deneyimlerle uyanmakta olan parçalarıdır. Fakat bir süre sonra sembiyotik yörüngenin dışında, çok uzakta olmanın kaygısı göğsün orta yerine oturur. Bebeğin keşfetmeye devam edebilmesi için dönüp annesinin ulaşılabilir olduğunu görmesinin gerekmesi gibi göçmen de anavatanına dönebilmelidir. Bu ihtiyacın karşılanabilip karşılanamaması bir göç deneyimiyle sürgün deneyimini ayıran temel unsurdur. Böylece, anavatana dönme fantezisi doğar. Anavatanındaki akrabalara, arkadaşlara hediyelerle, edindiği deneyimlerle giden; dönerken de anavatana özgü tatlar, eşyalarla dönen bir göçmen; Akhtar’a göre annesiyle arasındaki alanda mekik dokuyan küçük bir çocuğa benzer. Belki küçük bir çocuğun annesinden bir süre için ayrılıp annesine döndüğünde oynadığı oyuna dair hatıralarını hediye olarak getirmesi gibi. Çocuk annesine her döndüğünde, birazcık daha değişmiştir.
Anneyle kurulan sembiyotik birlikteliğin yasının tutulmasının gerekliliği gibi, göçmenin de göçle birlikte geride bıraktıklarının yasını tutması gereklidir. Bu yas tutulmadığında göçmen, anavatanın idealizasyonuyla geçmişte yaşayabilir ya da gelecekte bir gün ülkesine dönme hayaliyle yeni ülkeye yatırım yapmaktan kaçınabilir. Veya ayrılamamanın korkusuyla, kişisel tarihinden göç öncesini kazıyarak, sahte bir uyum içerisinde görülebilir. Zaman ve emekle, geriye dönüp bakıldığında görülen kucağı açık bir ana vatanın desteğiyle göçmen, iki ayrı benlik gibi hissedilen parçaları arasında bir uzlaşı sağlayacak, artık tanıdıklaşan bu yeni dünyanın düşlerini görmeye, onun dilinde hayal etmeye başlayacaktır.


