Otoriteryenizm ve Tanınma
9/16/20262 min read
Otoriteryenizm, siyasal iktidarın sınırlı bir kişi ya da grubun elinde yoğunlaştığı; farklılıkların, muhalefetin ve bireysel özerkliğin tehdit olarak görüldüğü ve bu nedenle toplumsal hayatın denetim altında tutulduğu bir yönetim biçimidir. Bu tür rejimlerde farklı seslere, farklı hikâyelere alan tanınmaz. Otoriteryen bir iklimde kabul edilen tek ilişki kurma biçimi, hükmetme-boyun eğme dinamiğidir.
Hükmetme ve boyun eğme dinamikleri, Jessica Benjamin’e göre karşılıklı tanınma ilişkisinin yerini alan çarpıtılmış bir ilişki biçimidir. Hükmeden, kendi varlığını, etkisini ve gerçekliğini ancak öteki üzerinde belirleyici olabildiği ölçüde hissedebilir. Ötekini tanımak; onun benden bağımsız bir duygu dünyasına, deneyimleriyle şekillenen öznel bir perspektife ve kendine özgü ihtiyaçlara sahip olduğunu kabul etmek; onun deneyimlerini de kendininkiler kadar önemli görebilmektir. Tanınmanın olduğu ilişkilerde ötekini hem benzer hem de farklı yanlarıyla görebilmek mümkündür. Bu, gelişimsel anlamda öylesine önemli bir dönüm noktasıdır ki bebeğin ruhsallığı, hareketlerindeki niyet bakımvereni tarafından duyuldukça inşa olur.
Ötekini özne olarak kabul edebilmek, kendi öznel deneyimimizin mutlak olmadığını fark etmeyi ve kendi eksiğimizle yüzleşebilmeyi gerektirir. Otoriteryen rejimlerin eleştiriye, muhalefete ve farklı yaşam biçimlerine tahammülsüzlüğü de bu eksikle karşılaşmaya dair bir kırılganlığı düşündürür. Ötekinin ötekiliğini yok etmeye yönelik saldırılarda kolektif bir tanınma arzusu duymak mümkündür. Ancak boyun eğmek hiçbir zaman tanınmaya eşdeğer olamaz. Bir kişi ötekini tamamen kendisine boyun eğdirdiğinde, artık karşısında kendisini gerçekten tanıyabilecek bir özne bırakmamış olur. İradesinden soyulan öteki, artık bir öteki değil, bir şeydir.
Benjamin’in de işaret ettiği gibi, kendilik duygumuz ötekilerden bağımsız bir yerde kurulmaz; kendimizi, bize bakan, karşılık veren, direnen ve bizi tanıyabilen ötekilerin varlığında buluruz. Bu nedenle ötekinin sesini yok etmek, yalnızca onun varlığını değil, kendi varlığımızı kurduğumuz ilişkiyi de yıkmaktır. Böylelikle hükmederek tanınmak isteyen, kendi yıkımının tohumlarını kendi elleriyle ekmiştir. Artık ona itiraz edecek bir ses, farklı düşünebilecek bir öteki, karşısında durabilecek bir özne kalmadığında hükmeden, kendi boşluğuyla baş başa kalır.
Toplumsal anlamda ise bastırılan geri döner. Bir kuşakta susturulmaya çalışılan, görünmez kılınan ve yok sayılan mesele, bir başka kuşakta görülmenin, konuşmanın yolunu aramaya devam edecektir. İktidarların tümgüçlü fantezilerini sürdürmek için hedef aldıkları azınlıklarsa tarih boyunca var olmanın ve tanınmayı talep etmenin bir yolunu bulmuşlardır.


