Göç ve Dil Üzerine Düşünceler

3/13/20262 min read

Bir göçmen, ana dilini kaybetmekten endişe ederken aslında neyin yitip gitmesinden korkar? Ana dilini konuşmamak sadece kelimelerin kaybı mıdır? Göç edilen ülkede, başka bir dilde kurulan dostlukların neden bazıları için bir türlü "yeterince yakın" deneyimlenemediği, belki de temel kaygıların izinde gizlidir.

Bebeğin, aynasında kendini tanıdığı ilk karşılık, işitseldir. Anne ile bebeğin ilişkisi, söz öncesi dönemde seslerin, melodilerin ve ritimlerin takas edildiği, birlikte yaratılan bir müziği andırır. Yabancı ve soğuk bir dünyaya büyük bir ihtiyaç içinde gelmiş olmanın yarattığı dehşeti, annenin sesi yatıştırır. Anzieu’nün terimleriyle ifade edersek annenin sesi, kendiliği bir arada tutacak bir deri gibi bebeğin ruhsallığını kapsar. Bebek, annenin sesinde, onun ne hissettiğine, kendisinin nasıl biri olduğuna dair ilk işaretleri bulur. Bu iletişim, yaşamın en erken dönemlerinde, hatta doğum öncesinde dahi mevcuttur; bebek, annenin sesini bir yabancının sesinden ayırt edebilir (Kisilevsky ve ark.).

Bu ilk "sözsüz şarkı", zamanla yerini kuralları ve yapısı olan simgesel dile bırakmak zorundadır. Bu geçiş, bebeğin düşleminde anneyle ortak bir teni paylaştığı cennetten kopuştur aslında. Yaşam boyunca bu kaybın hayaletlerini hissedecek, o yitik cenneti yeniden deneyimlemeyi arzulayacaktır. Ölümün yabansı gerçekliğiyle başa çıkabilmenin yolunu o cennete geri dönebilme fantezilerinde arayacaktır. Fakat gelişimsel anlamda, bebeğin toplumsallaşabilmesi ve ayrı bir birey olabilmesi için bu kaybı yaşamak zaruridir.

Dil, sadece kullanılan kelimeler ve yapısal kurallardan fazlasıdır. Bir kültürel birikimin, kuşaklararası aktarımların, tarihsel bir hafızanın ürünüdür. Yoğun, karmaşık, bunaltıcı duygulanımları kapsayan, onlara şekil vererek taşınabilir kılan dildir. Ogden, dil aracılığıyla insanların kendilerini canlı kıldıklarını, sesin dokusunun, ritminin, hareketinin de en az kullanılan kelimelerin kendisi kadar önemli olduğunu vurgular. Hepimiz, dil aracılığıyla içsel deneyimimizin dışına çıkar ve bir pozisyon alırız: saklanırız, açık ederiz, ötekinde duygu uyandırırız.

Göç sonrasında ana dilini konuşmamak, bir deriyi kaybetmek gibi deneyimlenebilir; kendiliğin dağılmasına yönelik ilkel korkuları uyandırır. Göçmen için sonradan öğrenilen dil, henüz yeterli duygu yüküne sahip olmadığı için hem bir "kaçış alanı" hem de yakınlığın filizlenmesinin güç olduğu "soğuk bir toprak"tır.

Tüm insanlar, doğuştan gelen o ilk dile; imgelerin, seslerin ve anneyle kurulan o sözsüz iletişimin diline hakimdir. Başka bir dile yatırım yapmak, anneden ayrışarak dış dünyaya (babaya/simgesel düzene) yönelen bir çocuğun edimindeki zenginlik ve yaratıcılık potansiyeline sahiptir. Yeni bir dili konuşmak, başka bir ses aralığını keşfetmek anlamına gelebilir; bazen böylece içeriden gelen başka bir ezgiye kulak verilir.

İlgili Makaleler:

Anzieu, D. (1976) The sound envelope of the self. Nouvelle Revue de Psychanalyse, 13, 161-180.

Coster, N. de (2025) Öteki Dil: ‘Ana Dil’ in Kaybına Dair Psikanalitik düşünceler, Psikanalizin Dili. Available at: https://psikanalizindili.com/oteki-dil-ana-dil-in-kaybina-dair-psikanalitik-dusunceler/ (Accessed: 13 March 2026).

Kisilevsky, B. S., Hains, S. M., Lee, K., Xie, X., Huang, H., Ye, H. H., ... & Wang, Z. (2003). Effects of experience on fetal voice recognition. Psychological science, 14(3), 220-224.

Ogden, T. H. (1998). A question of voice in poetry and psychoanalysis. The Psychoanalytic Quarterly, 67(3), 426-448.