''Fazla'' ile ''Yetersiz'' Arasında - Psikoterapide Aşırı Uyarım ve Mesafelenme
2/8/20263 min read


Klasik psikanalitik yaklaşımla bakıldığında, hastanın seansları unutması, iptal etmesi ya da geç gelmesi çoğunlukla direnç olarak anlamlandırılır. Bu davranışlar, çalışılan ruhsal meselede değişime karşı bir savunma niteliği taşır; hasta terapiyle arasına mesafe koyarak temas etmekte zorlandığı içeriği yok saymaya ya da bastırmaya çalışıyor olabilir. Fakat bu mesafelenme girişimi, bazen bir duygu düzenleme zorluğuna da işaret ediyor olabilir. Terapötik karşılaşma, yoğun duygusal uyarılmayı harekete geçirebilir ve hasta bu uyarılmayı tolere etmekte zorlandığında geri çekilme, kaçınma ya da temasın dozunu ayarlama yoluna gidebilir.
Terapötik ilişki, karşılıklıdır, diğer bir deyişle odada düşünen ve hisseden iki zihin vardır. Diğer yandan doğası gereği asimetrik bir yapıya sahiptir. Analist/terapist bakım veren konumundadır, kendi zihinsel süreçlerini -düşüncelerini, duygulanımlarını ve sezgilerini- hastanın ruhsal materyalini anlamak için bir araç olarak kullanır. Bu nedenle de bu ilişki, hastanın geçmişte bakım verenleriyle kurduğu ilişkilerden izler taşımaya açıktır.
Bir öteki tarafından tutulmanın ve taşınmanın yarattığı haz, bazı hastalar için aynı zamanda aşırı uyarım olarak deneyimlenebilir. Yakınlık, ihtiyaçlılık ya da görülme deneyimi, ruhsal aygıtın tolere edebileceğinden daha fazla bir yoğunluk yaratabilir. Laplanche’a göre cinsellik, bebeğin, yetişkinin ‘’excess’’iyle karşılaşmasıyla yeşerir. Aynı zamanda cinsel bir özne olan annenin bilinçdışı cinselliği, bebeğin deşifre edemediği enigmatik iletiler olarak ruhsallığına yazılır. Benjamin’e göre insan cinselliği, bu ‘’fazlalığı’’ bir ötekiyle anlamlandırma ve onu düzenleme girişimidir.
Anne–bebek ikilisi emzirme sırasında yalnızca bebeğin açlıktan ve çaresizlikten kaynaklanan aciliyetini yatıştırmaz; aynı zamanda doyumun beraberinde getirdiği heyecanı ve uyarılmışlığı da birlikte regüle eder. Erken dönem ilişkilerdeki eşduyum eksikliği ya da annenin kendi duygulanımını düzenlemekte yaşadığı güçlükler, bebeğin bu uyarılmayı tek başına taşımak zorunda kalmasına yol açabilir. Bu durum, beslenme ve bakım alma deneyimlerinin huzur verici olmaktan ziyade taşırıcı ya da bunaltıcı olarak yaşantılanmasına neden olabilir.
Analitik süreçte hasta, kendisine bir şeylerin “fazla geldiğini” ifade edebilir; ancak neyin fazla geldiğini söze dökmekte zorlanabilir. Bir yanda anlamlı bir eşliğe, tanınmaya ve yakınlığa duyulan güçlü bir ihtiyaç varken, diğer yanda bu yakınlığın yaratabileceği taşma tehdidi vardır. Analistin ya da terapistin yorumları, bazı durumlarda kendi heyecanını regüle edemeyen ya da duygusal sınırları belirsiz bakım vereni çağrıştırabilir. Bu bağlamda canlı, ilgili ve istekli bir analist/terapist tehdit edicidir çünkü baştan çıkarıp ardından geri çekilebilecek, aşırı uyarıp yalnız bırakabilecek bir nesne olarak deneyimlenir.
Bu tehdit karşısında hasta, yaşantıladığı utanç ve kaygıdan kaçınmak için prematüre bir terminasyon talebiyle gelebilir ya da farkında olmadan mesafelenme ihtiyacını seanslara gelmeyerek, geç kalarak ifade edebilir. Bu davranışlar, yalnızca bir kaçınma değil; aynı zamanda ruhsal aygıtın baş edemediği bir uyarılmayı düzenlemeye yönelik ilkel ama anlamlı girişimler olarak da düşünülebilir.
Ne var ki analitik sürece getirilen her materyal gibi, bu istekler ve davranışlar da anlaşılmaya ve kapsanmaya muhtaçtır. Bu noktada Winnicott’un tutma (holding) işlevi yol gösterici olabilir. Analitik süreçte, hem heyecan hem arzu hem de korku birlikte tutulup düşünülmeye başlandıkça, hasta için daha önce katlanılamaz olan duygulanımlar anlamlandırılabilir hale gelir. Benjamin’in ifadesiyle, “çok fazla” ile “yetersiz” arasında salınan duyguların barınabileceği ilişkisel bir alanın kurulabilmesi çoğu zaman eyleme dökmelerden geçer. Bu anlar sürecin aksadığı değil, ilişkinin sınandığı anlardır. İlişki kırılmalara rağmen hayatta kaldıkça, aşırı uyarım giderek ilişkisizliğe çekilmek yerine birlikte düzenlenebilen bir deneyime dönüşebilir.
